“Üniversite hayatı” her insanın yaşaması gereken bir süreçtir. İnsan burada hayatın stajını görür. Ailesinden yarı bağımsız yaşamayı öğrenir, zihni açılır, yargılama, sorgulama yetenekleri gelişir, kendini ifade etmesi artar ve daha birçok şey. Yani bulunmaz bir nimettir. Kazanımları bireyin ömrü boyunca kişilik katmanlarının yapısını oluşturacak elementlerdir.

Günümüzde üniversite birçokları için, yukarıdaki tanımın aksine prestijli iş bulma kurumu gibi algılanmaktadır. (Üniversite kaldırma kuvveti = rahat iş x saygınlık)  Bunun sorumlusu kendi eğitimi bir kenara çocuğunu eğitemeyen, doğru yönlendiremeyen kişilerdir. Ben, okumuş-okumamış (Aile, Akraba, Tanıdık, Arkadaş vs.)en kısa yoldan karşısındakini garanti bir işe şartlayan (Memur gibi),  yönlendiren bireylere “Köylü Kafası Düşünce Biçimli Bireyler” diyorum. (daha güzel tanımlayabilecek biri olursa bana mail atsın) Karşıdaki bireye mücadele etmesi, cesaret vermesi, pes etmemesini sağlayacak yerde umudunu yitirtir. (Sen okursan tohumu kim ekecek, toprağı kim sürecek) Kendi tereddütlü, garantici düşünce yapısını karşısındakine bulaştırır. Onun kafasındaki okumuş profil ilçedeki kaymakamdır, hastanedeki doktordur, köy okulundaki öğretmendir.

Özellikle üniversitelerde Fen ve Edebiyat Fakültesini okuyan öğrenciler iş bulma konusunda biraz düşüncelidir. Köylü kafası düşünce biçimi bu bölümlerde okuyan bireye  “neden bu bölümü okudun, ne yapacaksın,iş bulamayacaksın.” Gibi serzenişlerde bulunabilir. Kişi tabii 18’li yaşlarda MEB bakanın kendisinin bile itiraf ettiği saçma sapan bir sistemden ötürü istediği bölüme yönlendirilemeyebilir. Çocuğun değil, ailenin, akrabaların, arkadaşların gözünde hoş görünen, popülerlik ve garanticilik üzerine bölüm tercihi yapılır. Dediğimiz gibi bu bireyin suçu değildir. Sistem baskısının ürünüdür. Kişi üniversite hayatına girince bu bağlamlardan kurtulması artık elindedir. Artık özgürdür.  Elinde bir fırsat vardır. Nedir bu fırsat? Kişi üniversiteden mezun olduğunda “Ben şu şu bölümü okudum değil, ben üniversite okudum” bilincidir. Kişi bunun farkına varmışsa eğer okuduğu bölümün hiç önemi yoktur.

Bu yazıda gerek benim tecrübelerim gerek etrafımda gözlemlediğim tecrübeleri aktaracağım. Yazı içeriği,görüşler özneldir. Özelikle üniversiteye yeni başlayacak-başlamış kimselere hitap ederek yazılmıştır. O yüzden tecrübeli öğrencilerin ve mezunların bildiği, görüp geçirdiği hadiseler olacağı kaçınılmazdır.

 

Orson Welles’in bir sözü : “Delikanlı sen yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorsun ama ben gençliğin ne olduğunu biliyorum.” Senin yaşlarındayken aklımın ırzına bin defa geçtiler…” (anonim)  “Başkalarının kötü tecrübelerini tasdiklemek kadar büyük bir salaklık yoktur.” (anonim) Bu sözleri boş geçmemek gerektiğini düşünerekten tavsiyelerime başlıyorum.

–          Öğrencilerin birçoğu ilk haftalardan “eve çıkma” hayalleri kurarlar. Ev iyidir, avantajlıdır, sorumlulukları vardır. Çıkacağınız ev arkadaşı sadece çok iyi anlaştığınız kişi olmamalı. Düzen temizlik konusunda, ayrıca maddi konuda da örtüşen biri olmalıdır. Her insanın müsamaha gösteremeyebileceği konular olabilir. Benim için sigara mesela. Evde kesinlikle tahammül edemem. Bu tür, “kişiye özel hassasiyet durumu” gerektiren şeyler, hem düzeninizin hem dostluğunuzun bozulmaması adına mutlaka eve çıkmadan en baştan konuşulmalıdır.

 

–          Topluluklara katılın. Sosyal açıdan sizi çok geliştirecektir. İster ilgi duyduğunuz bir hobi için, ister sevgili bulmak için, fark etmez. Yeterki katılın. Sosyallik anfi köşelerinde olmaz. Anfilerde, derslikte olan sosyallik, arkadaşlık %90 çıkar üzerinedir. Baki değildir. Üniversiteden sonra en çok aranan özellikler, takım çalışması, kendini ifade etme yeteneği, çalışma arkadaşına güvenme, tolere etme, isteklendirme, yardımlaşma gibi nitelikleri topluluklarda kazanabilirsiniz. Bunun üstüne üniversite sonrasına taşınacak arkadaşlıklar kurabilirsiniz.

–          Üniversite hayatı boyunca kütüphaneye uğramamış arkadaşlarım vardı. Ya da hayatında hiç kitap okumamış, kpss mastırı yapacak üniversite öğrencileri. Üniversitede kitap okumak için tonla zamanınız olacaktır. Mezun olunca o boş zamanları çok arayacağınıza garanti veririm.  (Kitap konusuna girmişken 2 kitap önerisi patlatmadan edemeyeceğim:  Ali Fuat BAŞGİL-Gençlerle Başbaşa, Nüvid OSMAY-İnsan Mühendisliği. Okuyun kendinize iyilik edersiniz.)

 

–          Üniversiteye yeni gelmişsiniz. Hiç bilmediğiniz bir şehir. Okulda kimseyi tanımıyorsunuz. Emin olun siz ne kadar birileriyle tanışma ihtiyacı hissediyorsanız etrafınızdaki diğer çömez öğrencilerde bu ihtiyacı hissediyordur. Ben Ali, Veli deyip girin muhabbete. Ya da sağa sola baktınız. Bir arkadaş ortamı, bir gurup gördünüz. Takılın peşine, girin aralarına. Size kimse kim olduğunuzu sormayacaktır. Çok kez denenmiştir, herkes birbirinin arkadaşı olduğu için sizi de öyle zannedeceklerdir. İşte üniversitenin ortam büyüsü buradadır arkadaşlar.

 

–          Üniversite süresince ister bölümünüzle alakalı, ister alakasız bir işte çalışmanız çok önemli. Bunu getirisini sadece maddi olarak görmeyin. Ailenizin durumu iyi ise çalışmanıza pek müsaade etmeyebilirler. İkna edin, ya da gizlice çalışın. ABD deki devlet liselerinde öğrencinin bir yerlerde çalışması ders müfredatı içindedir ve zorunludur. Siz bunu üniversitede uygulamaya çalışın. Mezun olduktan sonra bir işe başladığınızda çok yararını göreceksiniz.

 

–          Üniversiteye yeni başlayan erkek birey sağdan soldan, kaşarlaşmış öğrencilerden şu tavsiyeleri sık duyarlar. Karşı cinse karşı “Oğlum 1-2. Sınıfta takıl, öyle götür şöyle götür,3-4 sınıfta ciddi düşünürsün. Tabi ki karşı cins tarafından beğenilmek, farkı bayanlarla beraber olmak egoyu pohpohlar. Ama burada karşı cinsi değersiz bir nesne gibi görme durumu vardır. Bayanlar açısından da benzer asimetrik düşünce tarzları söz konusudur. Genelde “X” bölümündeki bayanlar ya da bölüm kıstası koymayalım, özellikle mühendislik ve tıp fakültesindeki erkeklere ilgi duyarlar. Bu şunun gibidir: Ünlü manken Aysu B… şu iş adamına gönlünü kaptırdı. Neden bir üniversite öğrencisine gönlünü kaptırmaz bu mankenler acaba? (D. CÜCELOĞLU) Demek istediğimi anladınız umarım. Bu mantıklarla ilerlemek kişinin kendisine saygısı olmadığının ve karakterinin oturmadığı sonucunu doğurur.

 

–          Üniversite hocalarıyla aranızı iyi tutmaya çalışın. Bakınız seviniz demiyorum. Onlara olan sevginiz,saygınız size verdiği notlara paralel olmasına izin vermeyin. Profesyonel futbolcu gibi profesyonel bir öğrenci olun.

 

–          Bütün öğrencilik hayatınızı yurtlarda geçirmeyin. Eve çıkın. Evi aileniz, büyükleriniz aracı olmadan bilakis kendiniz bulun ve tutun. Evi çevirmenin, evdeki arkadaşlarınızla aile gibi yaşamayabilmenin nasıl bir şey olduğunu görün. İlerde evleneceksiniz. (bende evleneceğim) Bence çok farklı şeyler değil.
Güncelleme: Evlendim, hakikaten çok farklı şeyler değilmiş…

 

–          İş mülakatlarına daha mezun olmadan gidin. Öyle işe hemen gireceksiniz diye değil. Pratik yapmak ve geliştirmek için. Şimdi diyeceksiniz daha mezun değilim beni nasıl kabul edecekler, görüşmeye çağıracaklar diye. Kolayı var özgeçmişinizde (CV-açılımı : (C)urriculum (V)itae dir.) Kendinizi mezun gibi gösterin ve birazda oranan kurslar sertifikalar varmış gibi doldurun.  Tabiki burda dürüst olmama söz konusudur. Ama şu da bir gerçektir: Onlar, yani işverenlerin birçoğu sizi 5-20 dakikada tanıyıp, hatta dış görünüşe bakıp, ona göre bu benim işime yarar yaramaz diyebiliyorlarsa sizin de böyle bir şeyi yapma hakkınız var demektir. Bol bol gidin geliştirin kendinizi. “En güzel mülakat teknikleri eğitimi budur.” Deneyip görün.

 

–          Sertifika programlarına çok bel bağlamayın. Sertifikalar süstür, hiçbir işveren kolay kolay bakmaz. (Kartonları güzeldir, kalındır. İlkbahar ve yaz aylarında güzel yelpaze olurlar.) Ama şunu öneririm. İyi bir kurumdan Dış, E-Ticaret Kursu. Seminerlere de gidin tabii. Buna bir şey demiyorum. Ama sırf sertifika alacam diye gitmeyin. Belki “x” seminerde kapacağınız bir cümle bile sizin hayatınızı etkileyebilir. Bir şey daha eklemek istiyorum. Semineri power point slaytından kafasını ayırmayanlardan etkili bir seminer beklenmez. Zaten slayt eşliğinde yapılan görsele “sunum” denir. O alanda isim yapmış, kendi deneyimlerini, tecrübelerini size arkasını hiç dönmeden anlatabilecek konuşmacıların seminerlerini tercih edin.

 

–          Üniversitenin kişiler arası ilişki tarzları ilginçtir. Bir bakmışsınız birinci sınıfta her gün takıldığınız, abaza muhabbetleri yaptığınız can ciğer arkadaşınız gün gelir üniversite içinde karşı kaldırımdan gelip, yanınızdan geçtikten sonra ancak çıkartabileceğiniz, arkadaşlar haline gelirsiniz. (“Hey gidi bee! Bizim Bilgisayarcı Mehmet’le üniversitenin son yılında, bir konserde karşılaştım. Beni zor tanıdı. Biz bu adamla, üniversite birinci sınıftayken e-mail adresimizi bile ortak kullanırdık. O biçimdik yani. Nerden nereye…”) Arkadaşlar insanlar değişir. Doğasıdır bu. Sürekli değişir. Kişilik, kimlik arayışlarının bol olduğu yer olan üniversitelerde de bu çok yoğun yaşanır. Bir gün gördüğünüz adamı diğer gün tanıyamayabilirsiniz.Sana gülümser, arkandan iş çevirir. Kankam dersin, bir kız arkadaş edinir, seni yolda görünce selam bile veremez duruma gelir. Finalde X dersten 90 alır, niye 95 vermedin diye hocanın odasına gider, not dilenir. Diyeceğim o ki üniversitede bu tür durumlarla karşılaşırsanız yadırgamayın, doğal karşılayın. Ayrıca üniversite dâhil hayatınızda tanıdığınız hiç kimseyi yolda görüp de görmemezlikten gelmeyin. (Bu son cümleyi alakasız olsa da bir şekilde eklemek istedim)

 

–          Hazırlıkta (ing.) okurken saygıdeğer bir hocam vardı. Üniversite hayatımın ilk dersine zat-ı ali girdi. Girer girmez bize döndü. Biz kendini tanıtmasını beklerken… Hoop bir soru: “Hayatınız kaç genden oluşuyor?” Biz tabi dumur olduk. Bu adam ne demek istiyor diye… Biz birkaç on saniye reset olduk siz olmayın, direk sormak istediğini ifade edeyim: Okul-ev bir doğrudur. Okul-cafe-ev bir üçgendir. Okul-ev-spor-kurs-hobi-gezi, dans kursu-part-time iş  vs. Peki sizin hayatınız kaç genden oluşuyor? Hiç düşündünüz mü?

 

Bölüm mezunu değil, üniversite okumuş biri olarak mezun olmanız dileğiyle..

 

 

(2.721 kez okundu.)